32 Farz

 

İMANIN ŞARTLARI
1- Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak.
2- Allah’ın meleklerine inanmak.
3- Allah’ın kitablarına inanmak.
4- Allah’ın peygamberlerine inanmak.
5- Ahiret gününe inanmak.
6- Kadere, hayır ve şerrin yaratıcısının Allah (Celle Celâlühû) olduğuna inanmak.

İSLAMIN ŞARTLARI
1- Kelime-i şehadet getirmek.
2- Namaz kılmak.
3- Oruç tutmak.
4- Zekat vermek.
5- Haccetmek.

ABDESTİN FARZLARI
1- Yüzünü yıkamak.
2- Kollarını (dirsekleriyle beraber) yıkamak.
3- Başının dörtte birini meshetmek.
4- Ayaklarını (topuklarıyla beraber) yıkamak.

GUSLÜN FARZLARI
1- Ağzına su vermek.
2- Burnuna su vermek.
3- Bütün bedenini yıkamak.

TEYEMMÜMÜN FARZLARI
1- Niyet.
2- İki darb ve mesh.

NAMAZIN FARZLARI
Dışında olanlar:
1- Hadesten taharet
2- Necasetten taharet
3- Setr-i avret
4- İstikbal-i Kıble
5- Vakit
6- Niyet

İçinde olanlar:
1- İftitah tekbiri
2- Kıyam
3- Kırâet
4- Rükû
5- Secde
6- Kaide-i ahire.

Rahmet, Bereket, Mağfiret, İhsan, İkram, Qur’an-ı Kerim ve Oruç ayı; MUBAREK RAMAZANAllah Celle Celâlühü ibadetleri Qamer; yani ay senesine göre emretmişdir. Ay senesi güneş senesinden on veya onbir gün daha kısadır. Bu sebebden dolayı Ramazanı şerif, her sene daha erken gelmektedir. Türkiye hesabına göre bu sene 16 Mayıs 2018 - Ramazanı şerifin başlangıcıdır. Hicri 1439. Ramazan hicri ayların dokuzuncusudur. Muharrem birinci aydır. Safer, Rabi-ülevvel, Rabiül-âhir, Cemadiyel-evvel, Cemadiyel-âhir, Receb, Şa’ban, Ramazan, Şevval, Zil-qa’de, Zil-hıcce. Zil-hıcce, on ikinci aydır, hac ayıdır, Zil-hıccenin onu Qurban bayramıdır.Ramazan ayı islam âleminde onbir ayın sultanı olarak isimlendirilmişdir.Ramazan; rahmet ayıdır çünkü, rahmeti ilâhiye bu ayda mü’min qullar üzerine artarak yağar.Ramazan; bereket ayıdır çünkü, müslümanlar bu ayda maddi olarak iftar ve sohur sofralarıyla, manevi olarak da  oruç ve teravihlerin sevablarıyla bereketlendirilir.Ramazan mağfiret ayıdır çünkü, Allahü teâlâ hazretleri oruç tutup namaz kılanları, fakir fukaraya yardımda bulunanları, hayır ve hasenat yapanları bu ayda daha fazla mağfiret eder. Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: ‘’Her kim Ramazan orucunu inanarak ve (yalnız Fazl-ı İlâhî'yi umarak) sadece Allah için tutarsa geçmiş günahları mağfûr olur.’’ Yani afvolunur.Ramazan ikram ayıdır çünkü, bu ayda hısım akrabaya kolu komşuya yapılan ikramlar artar.Ramazan Qur’anı kerim ayıdır çünkü, Müttaqilere hidayet yolunu gösteren, hak ile batılı ayıran, Allahü teâlânın son peygamberine göderdiği, içinde hiçbir şübhe olmayan, son kitabı, Qur’anı Kerim bu ayda inmeğe başladı. Aynı zamanda bu ayda çok Qur’anı Kerim okunmaktadır.Ramazan Oruç ayıdır çünkü, mükellef olan müslümanlara, bu ayın tamamında oruç tutmak farz kılındı.Allahü teâlâ hazretleri bakara suresi, 185. Âyeti celilesinde mealen şöyle buyuruyor. ‘’Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Qur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o ayda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı ta’zim etmeniz, şükretmeniz içindir.’’ Ramazan qadri yüce bir ayıdır çünkü, onda yapılan ibadetlerin mukâfâtı diğer aylarda yapılan ibadetlerden kat kat fazladır. Ramazan ayı içinde, bin aydan (83 sene 4 ay) daha hayırlı olan Qadir gecesi vardır ki: Qur’anı kerim o gecede inmeye başlamış 23 senede tamamlanmışdır. Bu gecede yapılan bir ibadet bin ayda yapılan ibadetten daha hayırlıdır. Bu da Allah Celle Celâhünün ümmeti Muhammede çok büyük bir ikramıdır.Qadir suresinde Cenabı Allah; ‘’Biz O Qur’anı qadir gecesinde indirdik, qadir gecesi nedir idrak ettin mi?  Qadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Rablarının izniyle, her emirden, Ruh ve melekler o gecede iner de inerler. Fecir doğuncaya kadar o gece selâmettir’’ buyurmaktadır. Böyle bir mubarek ayı ve böyle mubarek günleri nasıl karşılamalıyız? Ehil ve evladlarımıza bu faziletleri nasıl anlatmalıyız? Bu fırsatları kaçırmamak için ne yapmalıyız? ve neler yapmamalıyız? Cevab için soru;Eğer şurda bir aylık iş var ve ücrti bire on, kim koşmaz? Meselâ; dört bin alan, 40 bin alacak, üç bin alan 30 bin alacak, Kim bu işe boş ver der?Cenabı Allah qadir gecesinde, bire, bin ay vaad ediyor. Hayır işlere diğer aylarda bire on sevab vaad ediyor, Ramazanda ise kat kat fazla bahşedeceğini, hadisi qudsisinde, ‘’Oruç benim için, mükafatı da bana aiddir’’ buyuruyor. Cenabı Allah cümlemizi, hüsnü niyyet ve ihlasla ameli salih işlemeye, ve de imanı kamil sahibi olmaya muvaffak eyleye. Bizleri Ramazanı şerifin kıymetini bilenlerden eyleye. Afiv ve mağfiret olunan kullarından kılp, Cennet ve Cemâliyle müşerref eyleye. Âmiin. Peyğamber, sallallahü aleyhi vesellem efendimiz; ‘’Ramazandaki fazıleti bilseydiniz, bütün senenin ramazan olmasını temenni ederdiniz’’ buyurmaktadır.  İ.H. Soğukoğlu

İslamın 5 Şartı Ve Anlamları...

Şehadet Etmek
Allah'tan başka ilah olmadığına, Hz.Muhammed'in O'nun resulü olduğuna şehadet etmek. Bu şehadet islamın anahtarı ve üzerinde kurulduğu temeldir.
“La İlahe İllalah”ın manası şudur: bir tek Allah'tan başka gerçekten ibadete layık hiç bir ilah yoktur. O, hak ilahtır. O'ndan başka bütün ilahlar batıldır.
“İlah”ın manası ise kendisine ibadet edilen demektir.
Hz.Muhammed'in Resulullah olduğuna şehadet etmek ise; getirdiği haberleri tasdik etmek, emrettiği şeyi yapmak, yasakladığı şeyden kaçınmaktır. Allah'a onun şeriat kıldığı dışında hiçbir şekilde ibadet edilmez.

Namaz Kılmak
Gece ve gündüz bir günlük süre içinde beş vakit namazı kılmaktır. Allah'ın, verdiği nimetlere şükretmiş olmaları ve kulları üzerindeki hakkını yerine getirmeleri, bu esnada kulun Rabbi ile arasında bir bağ kurarak yalvarıp dua etmesi ve müslüman kişiyi kötülükten ve hayasızlıktan alıkoyması için farz kıldığı bir ibadettir.
Dinin güzel, imanın sağlam olması, Allah'ın yakın ve uzak mükafatlarına kavuşmak namazın kılınmasına bağlıdır. Kul bu dünyada ve ahirette kendisini mutlu edecek ruhi ve bedeni rahatı namaz kılmakla elde edebilir.

Zekat Vermek
Zekat, üzerine vacip olan herkesin, her sene fakir yahut muhtaçlardan onu almak durumunda olan insanlara veya zekat toplayıcısı memurlara vermesi gereken sadakadır. Zekat fakirlere vacip değildir. Dinlerinin tam olması, ahlak ve davranışlarının düzelmesi, bütün faydalı işlerin yapılması sadece zenginlere vaciptir. Bununla birlikte Allah'ın kendilerine verdiği mal ve rızık yanında zekat olarak verilen miktar çok düşüktür.

Oruç Tutmak
Hicri ayların dokuzuncusu olan mubarek Ramazan ayında bütün müslümanların fecrin başlamasından güneş batıncaya kadar gündüz vakti yemeyi, içmeyi ve şehevi arzuları terk ederek oruç tutmalarıdır. Buna karşılık Allah onların dinlerini kemale erdirir, imanlarını arttırır, günahlarını bağışlar, derecelerini yükseltir. Bunlara ilave olarak orucun hikmetinden dolayı bu dünyada ve ahirette kullarına bir çok ikramlarda bulunur.

Hac Yapmak
İslam şeriatında belirtildiği gibi özel bir zamanda Allah'a özel bir ibadeti yapmak kasdıyla Mekke'deki Beytullah (Kabe)’a gitmektir. Allah'u Teala güç yetirebilene ömründe bir kere bu ibadeti yapmasını farz kılmıştır. Hacda dünyanın her yerinden gelen müslümanlar yeryüzünün en hayırlı beldesinde toplanarak ve yönetici yönetilen, zengin fakir, beyaz siyah farkı olmaksızın tek bir elbiseye bürünerek tek olan Allah'a ibadet ederler. Bu ibadetin en önemli bölümü Arafat'ta vakfeye durmak, (Müslümanların kıblesi) Kabe'yi tavaf etmek, Safa ve Merve arasında sa’y yapmaktır. Hacda sayılmayacak kadar çok dini ve dünyevi faydalar vardır.

Kısaca Kur'an-ı Kerim Bilgileri

 

1. “Kur’an-ın En meşhur 5 ismi; Kur’an, Kitap, Zikir, Furkan, Şifa… Kur’an-ı Kerim’in toplam 55 ismi vardır.” El-Itkan

 

2. “Kur’an-ı Kerim’in Peygamberimiz(sav)’e gönderiliş süresi; 22 yıl 2 ay 22 gündür.” K.Kerim Bilgileri

 

3. “Kur’an, 17 & 27 Ramazan 610’da Mekke’deki Nûr dağının Hira Mağarasında inmeye başlamıştır.” K.Kerim Bilgileri

 

4. “Her canlının bir kalbi vardır. Kur’an’ın kalbi de Yâsîn’dir. Bu sûreyi ölülerinize mutlaka okuyunuz.” Ebû Davud

 

5. “Kur’an’ın en uzun Sûresi; Bakara Sûresi 286 âyettir. En kısa Sûresi; Kevser Sûresi 3 âyettir.” K.Kerim Bilgileri

 

6. Peygamberimiz(sav); “Aranızdaki en hayırlı kişi Kur’an-ı öğrenen ve öğretendir” buyurdu. Sahihi Buhâri

 

7. Peygamberimiz(sav); “Ümmetimin en şereflileri (önde gelenleri) Kur’an hafızlarıdır” buyurdu. Zevâid

 

8. “Kur’an-ı Kerim’in Müslümanlar tarafından ezberlenmesi ve öğretilmesi de farz-ı kifâyedir.” Eş-Şifâ

 

9. “Kur’an okuyunuz. Çünkü o, kıyamet günü kendisini okuyanlara şefâatçi olacaktır.” Müslim

 

10. Rasûlullah (sav); “..Kur’an’dan bir âyet veya sûreyi ezberleyip unutanın günahı kadar büyük günah görmedim” dedi.

 

11. Kur’an’ı düşünüp, anlayarak okumak Sünnet, vakarlı, huşû ile kıbleye doğru oturup okumak müstehaptır.” El-Itkan

 

12. “Hafızasında Kur’an’dan bir şey bulunmayan kimse, harap olmuş eve benzer.” Hadis İ.Mesud’dan

 

13. “Kur’an okumasını bilen bir kişinin, senede en az iki kere hatim etmesi gerekir.” E. Leys Semerkandi

 

14. “Evvelki ve sonrakilerin ilmini arayan bir kimse, Kur’an-ı Kerim’i araştırsın.” İbni Mace

 

15. “Tecvid; Kur’an’ın süsüdür. Harflerin hakkını vermek, harfi aslına ve mahrecine göre okumaktır.” El-Itkan

 

16. Tevbe Sûresi’nin başında Besmele yoktur. Okumaya Eûzü ile başlanır. Burada Besmele okunmaz. K.Kerim Bilgileri

 

17. Kur’an’daki Neml Sûresi’nin başında bir, 30. âyetinin içinde bir, toplam: 2 Besmele vardır. K. Kerim

 

18. “Kur’an’daki âyet sayısı; 6236’dır. Kur’an’da müstakil olarak 113 Besmele vardır.” K.Kerim Bilgileri

 

19. Kur’an’ın sûre itibariyle ortası; Hadid sûresinin sonu Mücâdele Sûresi’nin başıdır. El-Itkan

 

20. Kur’an’ın En uzun Âyeti: Bakara Sûresi 282. âyeti, en kısası ise, ‘Velfecri ve Vedduhâ‘ âyetleridir K.Kerim

 

21. Kur’an’da 14 Secde âyeti vardır. Metni veya mealini, okuyan ve dinleyene, Tilâvet Secdesi yapmak vaciptir. El-Itkan

 

22. Kur’an 30 cüzdür. Her cüz 20 sahifedir. Her cüzde 4 hizib, Toplam: 120 hizip vardır. K.Kerim

 

23. Rasûlullah (sav); “En’am sûresi bana, bütün olarak, 70.000 Melek refakatinde nazil oldu” Buyurdu. El-Itkan

 

24. “Fatiha Sûresi; 80.000, Melek, Âyete’l-Kürsî 30.000, Melek, Yâsîn sûresi ise; 30.000, Melek eşliğinde nazil olmuştur. El-Itkan

 

25. “Âyete’l-Kürsî’yi kim, farz namazların bitiminde okursa diğer namaza kadar o kişi Allah’ın korumasındadır.” Terğib

 

26. “Allah kelamının diğer sözlere olan üstünlüğü, Allah’ın diğer mahlûkata olan üstünlüğü gibidir.” El-Itkan

 

27. Rasûlullah (sav); “Ağızlarınız Kur’an yoludur. Onu misvakla temizleyiniz (fırçalayınız)” buyurdu. El-Itkan

 

28. “Allah üç sesi sever, Kur’an okuyanın sesi, seherde istiğfar edenin sesi ve horozun sesi” Tecridi Sarih 9/67

 

29. “Kur’an’ı güzel sesli birinin okumasını istemek ve onu can kulağı ile dinlemek müstehapdır.” Müslim

 

30. “Kur’an’ı açıktan okuyan Tıpkı sadakayı açıktan veren, sessiz okuyan ise sadakayı gizli veren gibidir.” Ebu Dâvud

 

31. “Kur’an okunurken konuşmayı ve lüzumsuz işleri terk edip huşu ile dinlemek sünnettir.” El-Itkan

 

32. “Allah’a amellerin en sevimlisi, Kur’an’ı baştan sona okuyup bitirince, hemen yenisine başlamaktır.” Tirmizi

 

33. “Fatiha sûrelerin en büyüğüdür. Zira Kur’an’ın bütün gayesini içinde toplamıştır. Adı Ümmü’l-Kur’an’dır.” Buhâri

 

34. “Kur’an’ın en faziletli sûresi Bakara sûresidir. Bu sûrenin en değerli âyeti; Âyete’l-Kürsî’dir.” Hasan-ı Basrî

 

35. “Kur’an’ı öğrenip sonra unutan kimse, kıyamet günü Allah’ın huzuruna Cüzzam’a yakalanmış olarak gelir.” E. Dâvud

 

36. “Kim her gece Mülk (Tebâreke) sûresini okursa, Allah, bu sayede o kişiyi kabir azabından kurtarır.” Nesâî

 

37. “Zilzal sûresini okuyan, Kur’an’ın yarısını okumuş sayılır. Âdiyât sûresi de diğer yarısına denktir” Tirmizi

 

38. “Kâfirûn sûresi Kur’an’ın ¼’üdür. Uykudan önce Kâfirûn sûresini oku ve uyu, seni şirkten korur.” Müsned

 

39. “Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, İhlâs sûresini okumak Kur’an’ın 1/3’üne denktir.” Buhâri

 

40. ”İhlâs ve Muavvizeteyn sûrelerini sabah-akşam üç defa oku, her şeyinde sana yardımcı olur.” Ebû Dâvud

 

41. “Kur’an okurken zorluk çeken ve bu zorluğa rağmen okumaya devam edene iki sevap vardır.” Buhari

 

42. “Kur’an’ı okuyan ve ezberleyen, helâlini helâl, haramını haram kabul edeni Allah, Cennet’ine dâhil eder.” Tirmizi

 

43. “Kur’an okumasını evladına öğreten kişiye, kıyamet günü Cennet taçlarından bir taç giydirilir.” TaberânÎ

 

44. “Kur’an’ın içinde okunduğu evlerin hayrı artar oturanları sıkmaz, okunmayan evlerin hayır ve bereketi az olur.” Sünen-i Dârimi

 

45. “Kur’an hak ile batılı ayıran kesin bir hükümdür. Kurtuluş Allah’ın kitabındadır. Bir eğlence değildir.” Tirmizi

 

46. “Kur’an’ı öpmek, güzel koku sürmek, yükseğe koymak müstehap, yastık yapıp üstünde uyumak haramdır.” El-Itkan

 

47. “Altın suyu ile yaldızlanan bir Kur’an’ı okumak, kadınlara caiz ise de erkeklere değildir.” El-Itkan

 

48. “Eskiyen Kur’an sayfaları yakılmaz. Çiğnenmeyecek bir yere çukur kazılır ve Lahd yapılarak gömülür.” El-Itkan


Hasan El-Benna ve Müslüman Kardeşler

 

Uygarlık tarihçisi Arnold Toyyonby şöyle der: “ Osmanlı, dünyanın dengesini sağlıyordu; o yıkıldı, savaşlar da devam edecektir.” Nitekim öyle de oldu; Osmanlı'nın olmadığı dünya, iki dünya savaşı gördü; çünkü dünyanın adil jandarması yoktu.

 

 

3 Mart 1924'te Hilafet kaldırıldı. Dünya Müslümanları büyük bir boşluğun içine düştüler, başsız kaldılar. Tespihin imamesi kopmuştu, dağılma süreci başladı. Osmanlı'nın hâkim olduğu topraklar talan edildi. Ulus devlet (cik) ler kuruldu, zenginlikler paylaşıldı. Dünya petrollerinin yaklaşık % 65'i bu topraklarda üretiliyordu ve bu zenginlikler Avrupalı efendilerce sömürüldü. Bunların başında da İngilizler geliyordu. İngilizler anlaşılmadan yakınçağ tarihimizin anlaşılması da mümkün değildi. İngiliz başbakanı Churchill (Çörçil) şöyle diyordu: “ Bir damla kan, bir damla petrol!”

 

Hasan El- Benna 1906 yılında, Nil vadisinin tatlı bir yerleşim merkezi olan Mahmudiye'de dünyaya geldi. Ailesi (özellikle babası) onu İslam ahlâk ve terbiyesi üzerine yetiştirdi. Nihayet 1927 yılı Haziran'ında “ Kahire Dar'ul Ulum” fakültesini “pekiyi” derece ile bitirdi ve İsmailiye'ye öğretmen olarak atandı. Benna, o günlerin İsmailiye'sini şöyle anlatır:

 

“ İsmailiye o günlerde emperyalistlerin elinde bir oyuncaktı. Bu güzel kasabanın bu acıklı ve perişan halini gören her imanlı kişinin, gözlerinden yaş yerine kan gelmemesine imkân yoktu. İsmailiye'de İngiliz ordu karargâhının yanında bir İngiliz misyoner okulu vardı ve bu, yarının idarecilerini yetiştirmek üzere kurulmuştu. Bu bölgeye ve okula hiçbir Mısırlı giremezdi. Kendi öz vatanımızda köle durumundaydık. (Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya.” N. Fazıl) Ülkenin en güzel yerlerinde onlar oturur ve bizim yemeklerimizi onlar yerdi. Selahaddin-i Eyyûbî'nin ülkesinde Rişar'ın çocukları cirit atıyordu.”

 

Yıllarca Mısır'ı yönetenler işte bu okullardan mezun olmuşlardı. Yakınçağ tarihimize baktığımız zaman, bütün İslam âleminin aynı oyunlarla dizayn edildiğini görürüz. Bizde de durum aynı olmadı mı? Özellikle son yüzyıl, İslam ümmetinin kırım yüzyılı oldu; savaşlar, bölünmüşlükler, sürgünler ve asimilasyonlar alıp başını gitti.

 

Bütün bunlar Benna'yı bir yere götürdü; kurtuluş hareketini başlatmak. Bu amaçla, birkaç samimi arkadaşıyla birlikte ( Ahmed Es Sukar, Şeyh Hamid Askeri, Şeyh Ahmed Şehid ve Hasan El Benna ) 1928 yılının Ocak ayında “İhvan'ül - Müslimin = Müslüman Kardeşler” teşkilatını kurdu.

 

Bu teşkilat aynı zamanda Hilafet'e giden yoldu. Halifelik için Benna şöyle diyordu: “Müslüman Kardeşler, Halife'liği ve onu tekrar geri getirmeyi programlarının başında bulundururlar. Müslüman Kardeşler, Hilafet'in İslam Birliği'nin bir sembolü, Müslüman milletlerin birbirlerine bağlı olduklarını gösteren bir ölçü ve İslam'ın bir şiarı olduğuna inanırlar. İslam Dini'nin inanç esaslarından birçok hükümler Hilafet ve halife ile ilgilidir.”

 

Dünya Müslümanlarının barışı, refahı ve insanca yaşama hakkı için “İhvan”ı kurduğunu söyleyen Benna, sömürü zincirlerinin kırılabilmesi ve emperyalizmin kanlı saldırılarına karşı durabilmek için “on prensip” yayınlar:

 

“ Anlamak, İhlâs, Çalışmak, Cihat, Fedakârlık, İtaat, Sebat, Tecrit (soyutlamak), Kardeşlik, Güvenmek.”

 

Hastalıklara da vurgu yapar:

 

“Siyasette, düşmanlar tarafından işgal edilmişlik, öz evlatları tarafından ise partizanlık, bölücülük, anarşi, kavga hastalığı.

 

Ekonomide, Sömürüye tabi tutulmuşluk ve yerli işbirlikçilerin emperyalistlerin maşası olmaları, faiz lobisinin kan emici sömürüsü.

 

Fikirde, inanç ve ahlâkı kökünden çökerten inkârcılık hastalığı, aşağılık duygusu.

 

Sosyal hayatta, kendi medeniyet kavramlarından uzaklaşarak, taklitçiliğin zehiriyle zehirlenmişlik ve bunun getirdiği kişiliksizlik.

 

Hukukta, zalimin zulmüne karşı çıkmayan, güçlünün hakkını savunan bir hukuk anlayışı.

 

Eğitimde, kendi kültürünü, medeniyet anlayışını çocuklarına ver(e)meyen, Batı'nın değerlerini kutsayan bir eğitim anlayışı. Ruhta ümitsizlik hastalığı toplumu topyekün sarmış durumdadır.”

 

Hayatı “ İman ve cihat” olarak gören Hasan El -Benna, günlük mesaisini de şöyle özetler: “ Gece abid, gündüz mücahid.”

 

Bir gece rüyasında Hz. Ömer (RA)'i görür. Hz. Ömer ona yüksek sesle şöyle der: “ Ey Hasan, sen Şehid olacaksın!” “ Bunun üzerine uyandım ve Yüce Allah (CC)'a şükür ettim. Sabaha kadar namaz ve dua ile meşgul oldum.” der.

 

12 Şubat 1949 Pazartesi günü akşamı, saat 20.00'de, evine, çoluk çocuğuna dönerken arabasına ateş açılır ve yaralanır. Hastanede kan kaybından ölür; çünkü müdahale edilmez. 43 yaşında şehit olur.

 

“İhvan” mektebinde yetişen Prof. Seyyid Kutub, 1966 yılında Nasır tarafından idama mahküm edilir. Nasır, Kutub'a, kendisinden özür dilerse serbest kalacağını söyler. Kutub'un cevabı her dönemin ışığı gibidir:

 

“ İdamı hak ettim de asılıyorsam, Hakk'a karşı çıkmak haksızlıktır. İdamı hak etmedim de asılıyorsam, bir zalimden özür dileyecek kadar da alçalamam!”

 

Ha Kahire, ha İstanbul ne fark eder. Ümmet, ruhunda birliği pekiştirmişse ve faniliği yüreğinde yurt edinmişse galiptir, zafer onundur. Yok, sekülerizmin kulu kölesi olmuşsa, camilerini altından yapsa, yeryüzünü pırlantaya çevirse mağluptur. Amaç, Allah'a kul olmaktır ve onun yollarını da Allah belirlemiştir.

 

“Allah: “ Ben ve Resullerim mutlaka üstün geleceğiz.” diye buyurdu… Şüphesiz Allah, kuvvetli ve azizdir.” (Mücadele: 21)

 

D. Ali TAŞÇI

dalitasci@hotmail.com

 


 

ALLAH'IN SIFATLARI

 

 

Her Müslümanın, Allah'ın bütün kemâl sıfatlarına sahip, noksan sıfatların hepsinden de uzak olduğuna inanması farzdır.

 

 

 

TENZİHİ ve Selbi Sıfatlar

 

 

 

Vücûd

 

Kıdem

 

Beka

 

Muhalefetün lil-havâdis:

 

Kıyam Bi-nefsihî

 

Vahdaniyet

 

 

 

ZÂTÎ ve SÜBÛTÎ SIFATLAR

 

 

 

Hayât

 

İlim

 

İrâde

 

Kudret

 

Tekvin

 

Sem' ve Basar

 

Kelâm

 

Vücûd

 

Bu sıfat, Allah Teâlâ'nın vâr olduğunu ifâde eder. Allah Teâlâ'nın varlığı başka bir varlığa bağlı olmayıp, zâtının îcabıdır. Yani vücûdu, zâtıyla kaimdir ve zâtının vâcib bir sıfatıdır. Bu sebeble Hak Teâlâ'ya Vâcibü'l-Vücûd denilmiştir. Bâzı Kelâm âlimleri, Vücûd sıfatına, sıfat-ı nefsiyye adını vermişlerdir. Vücûd'un zıddı olan adem (yok olma) Allah Teâlâ hakkında muhaldir. Allah'ın yok olduğunu iddiâ etmek, kâinatı ve içindeki varlıkları inkâr etmeyi gerektirir. Çünkü her şey'i yaratan ve vâr eden O'du

 

Kıdem

 

Kıdem, Allah Teâlâ'nın varlığının başlangıcı olmaması demektir. Allah Teâlâ kadîmdir, ezelîdir. Yani önce yok iken sonradan vâr olmuş değildir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Cenâb-ı Hakk'ın vâr olmadığı bir an, bir zaman, tasavvur edilemez. Aslında zaman ve mekânı yaratan da O'dur. Allah Teâlâ zaman ve mekân kayıtlarından münezzeh, ezelî ve kadîm bir Zât-ı Zülcelâldir. Kıdem'in zıddı olan hudûs (sonradan olma, belli bir zamanda yaratılma) Allah Teâlâ hakkında muhaldir.

  

Beka

 

Beka, Allah Teâlâ'nın varlığının sonu olmaması, daima var bulunması demektir. Allah Teâlâ'nın varlığının başlangıcı olmadığı gibi, sonu ve nihayeti de yoktur. O hem kadîm ve ezelî, hem de bâki ve ebedîdir. Zâten kıdemi sâbit olan bir varlığın, bekası da vâcib olur. Beka'nın zıddı fena, yani, bir sonu olmaktır. Bu ise, Allah Teâlâ hakkında muhaldir.

 

Muhafeletün lil-Havâdis

 

Allah'ın, sonradan vücud bulan varlıklara benzememesi demektir. Allah Teâlâ ne zâtında, ne de sıfatlarında kendi yarattığı varlıklara benzemez. Biz Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, O, hâtır ve hayâlimize gelenlerin hepsinden başkadır. Çünkü hâtıra gelenlerin hepsi hâdis, yani, sonradan yaratılmış, yok iken vâr edilmiş şeylerdir. Allah Teâlâ ise, vücûdu vâcib, kadîm ve bâkî, her şeyden müstağnî, her türlü noksandan uzak, bütün kemâl sıfatlara sahip olan İlâhî ve mukaddes bir zâtdır. Şübhe yok ki, böyle yüce bir Zât, önce yok iken sonra vâr olan, bil'âhare tekrar zeval bulan varlıklara benzemez. Nitekim Cenâb-ı Hak kendi zâtını Kur'ân-ı Kerîm'de: arapça var. "Onun "Hak Teâlâ'nın) benzeri yoktur. O, her şey'i işitici ve görücüdür" (Şûra 11) sözleriyle tavsif etmiştir. Peygamber Efendimiz de (asm) bu mânayı te'yiden: "Her ne ki senin aklına geliyor, işte Allah Teâlâ onun gayrısıdır" buyurmuştur.

 

Kıyam Bi-nefsihî

 

Allah Teâlâ'nın, başka bir varlığa ve hiçbir mekâna muhtaç olmadan zâtı ile kaim olması demektir. Mevcudatın hepsi, sonradan vücuda gelmiştir. Bu sebeble de bir Yaradana ve bir mekâna muhtaçdırlar. Buna mukabil her şeyin yaratıcısı olan Allah Teâlâ'nın vücûdu, zâtının gereğidir ve varlığı hiçbir şey'e muhtaç değildir. Şayet Allah da vâr olabilmek için başka bir varlığa muhtaç olsa idi, O da mahlûk olur ve her şey'in Hâlikı ve başlangıcı olmazdı. Halbuki O, her şey'in Hâlikı ve yaratıcısıdır. O'ndan başka her şey mahlûktur. Hâlık ise, mahlûkuna asla muhtaç olmaz.

 

Vahdaniyet

 

Vahdaniyet, Allah'ın bir olması demektir. Vahdaniyet, Allah Teâlâ'nın kemal sıfatlarının en önemlisidir. Çünkü bu sıfat, Allah Teâlâ'nın zâtında, sıfatlarında, fiillerinde bir olduğunu; saltanat ve icraatında ortaksız bulunduğunu ifade etmektedir.

 

 

ZÂTÎ ve SÜBÛTÎ SIFATLAR

 

 

 

Hayât

 

Cenâb-ı Hakk'ın hayat sâhibi olması, hayat sıfatiyle muttasıf bulunması demektir. Cenâb-ı Hak hakkında vâcib olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddî bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Bütün hayatların kaynağı olan hakikî hayattır. Hayat sıfatı, İlim, İrâde, Kudret gibi kemâl sıfatlariyle yakından ilgilidir. Bu sıfatların sâhibi bir zâtın, hayat sâhibi olması zarurîdir. Çünkü ölü bir varlığın ilim, irade ve kudret gibi kemâlâtın sâhibi olacağı düşünülemez. Bunun içindir ki, hayat sıfatını, Cenâb-ı Hakk'ın ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla vasıflanmasını sağlayan ezelî bir sıfattır, diye târif etmişlerdir. Hayat sıfatının zıddı memât, yani, ölü olmaktır. Bu ise Allah hakkında muhaldir.

  

İlim

 

Allah Teâlâ'nın her şey'i bilmesi, ilminin her şey'i kuşatması demektir. Bu âlemi en güzel şekilde, en mükemmel bir nizâm üzere yaratan ve onu idare eden Zât-ı Akdes'in, yarattığı varlığı en ince teferruatına kadar bilmesi gerekir. Zira hakikatı, faydası, lüzum ve hikmeti bilinmeyen bir şey, nasıl yaratılabilir? O halde yaratıcının bir şey'i yaratabilmesi için, evvelâ ilim sâhibi olması, sonra o ilmin icablarına göre yaratması şarttır. Bundan başka, îman ve sâlih amel sâhiplerini mükâfatlandırmak, isyan eden ve kötü yolda olanları da cezalandırmak, ancak bu kimselerin yaptıklarını bütün teferruatı ile bilmekle mümkündür. İlmin zıddı cehil, gaflet ve unutkanlıktır. Bütün bunlar Hak Teâlâ hakkında muhaldir.

 

İrâde

 

Allah'ın bir şey'in şöyle olup da böyle olmamasını dilemesi; her şey'i dilediği gibi tayin ve tesbit etmesi demektir. Allah Teâlâ kâmil bir irâde sahibidir. Bu kâinatı ezelî olan irâdesine uygun olarak yaratımştır. Bu kâinatta olmuş ve olacak her şey Allah'ın dilemesi ve irâde etmesiyle olmuş veya olacaktır. O'nun her dilediği mutlaka olur, dilemediği de asla vücûd bulmaz. Bu hususta Kur'an'da:

 

 "Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmederse (yani onu dilerse) ona ancak 'ol' der, o da oluverir" (Âl-i İmrân, 47) buyrulur.

 

 Hadîs-i şerîfte de: "Allah'ın dilediği oldu, dilemediği de olmadı" denilmiştir. İrâde sıfatından başka meşîet adında müstakil bir sıfat yoktur.

 

Kudret

 

Kudret, Hak Teâlâ'nın varlıklar üzerinde irâde ve ilmine uygun olarak te'sir ve tasarruf etmesi, her şey'i yapmağa ve yaratmaya gücü yetmesi demektir. Allah Teâlâ'nın sonsuz bir kudret sahibi olduğuna ve her şey'e kadir bulunduğuna, görmekte olduğumuz şu kâinat ve ihtiva ettiği güzellik ve şaşmaz nizam en büyük delildir.

 

Tekvin

 

Tekvin; îcad ve yaratma demektir. Tekvin'i mâdum (yok) olan bir şey'i yokluktan çıkarmak, vücûda getirmek diye îzah etmişlerdir. Tekvin, Ehl-i Sünnet'in iki hak itikadî mezhebinden biri olan Mâtüridîlere göre, ilim, irade ve kudret sıfatından ayrı bir sıfattır. Yine Mâtüridîlere göre, Hak Teâlâ'nın yaratmak, rızık ve nimet vermek, azâb vermek, diriltmek, öldürmek gibi bütün fiilleri, tekvin sıfatına râcidir. Onun eser ve tecellîsi sayılır. Bunlara sıfat-ı fi'liyye (fiilî sıfatlar) da denilir. Kudret ve tekvin, birer kemal sıfatı olup zıdları olan acz, Allah hakkında muhaldir. Eş'arîlere göre ise: Allah'ın tekvin sıfatı diye ayrı, müstakil bir sıfatı yoktur. Tekvin, kudret sıfatının makdûrata (yaratılması takdîr edilmiş şeylere) yaratma ânında taallûkundan ibarettir. Yani tekvin, kudret sıfatı içinde itibarî bir vasıf olmaktadır. Allah Teâlâ'ya Mükevvin isminin verilmesi, O'na, kudret sıfatından ayrı, Tekvin adında bir sıfatın isnâd edilmesini gerektirmez. İcad etmek, yaratmak, bilfiil vücuda getirmek, Hak Teâlâ'nın Kudret sıfatıyla olur. Mâtüridîler Tekvin sıfatını Kudret sıfatından ayrı bir sıfat kabûl ettiklerinden, zâtî ve sübûtî sıfatları 8 olarak sayarlar. Eş'arîlere göre ise bu sıfatlar 7'dir (Sıfât-ı Seb'a).

 

Sem've Basar

 

Allah'ın her şey'i işitip, her işi görmesi demektir. Sem' ve basar sıfatları da Allah'ın ezelî ve ebedî kemâl sıfatlarındandır. Allah'ın işitip görmesine, uzaklık - yakınlık, gizlilik - açıklık, karanlık - aydınlık gibi mefhumlar bir engel teşkil edemezler. O, içimizdeki fısıltıları, kalbden ve gönülden yaptığımız duaları işitir. Hikmetine uygun şekilde karşılık verir. Hak Teâlâ'nın Semî' ve Basîr, yani, her şey'i en iyi işitici ve en iyi görücü olduğu, Kur'ân-ı Kerîm'de defalarca zikredilmiştir. Sem' ve Basar sıfatları birer kemâl sıfatı olduğundan, zıdları olan a'mâlık (görmemek) ve sağırlık (işitmemek) Zât-ı Bârî hakkında muhal olan noksan vasıflardandır.

 

Kelâm

 

Allah Teâlâ'nın harfe ve sese muhtaç olmadan konuşması demektir. Allah Teâlâ'nın kelâm, yani, söyleme, konuşma sıfatı vardır. Bu sıfat ezelî ve ebedîdir. Bu sebeble Allah'a Mütekellim denilir. Kur'ân-ı Kerîm'e de Kelâmullah tabir edilir. Allah'ın peygamberlerine bildirdiği vahiyler, onlara verdiği İlâhî kitablar, mahlûkatına gönderdiği ilhamlar, hep O'nun Kelâm sıfatının bir tecellîsidir.

 

Kanuni neden 'Muhteşem'di?

Tarihçi yazar Yavuz Bahadıroğlu, Kanuni Sultan Süleyman'ı yazdı ve onun niçin 'Muhteşem' olduğunu kaleme aldı.

 

  • Kanuni neden 'Muhteşem'di?
Yavuz Bahadıroğlu'nun Moral Dünyası dergisindeki yazısı

Kanuni, zaferleriyle değil, insanlığıyla büyüktü. Öncelikle âdildi. Hangi konumda olursa olsun, insana saygılıydı. Herkesin hakkını gözetir, haksızlık-adaletsizlik yapmamaya özen gösterir, devlet adamlarına da sürekli bunu telkin ederdi. Padişahların bile keyfi hareket edememesi için ilk kez “görev-yetki” tanımlaması yapmıştı. Ve koyduğu kurallara öncelikle de kendisi uymuştu.

Devir, Kununi Sultan Süleyman devri...
Yer, İstanbul Ayasofya Camii...
Vakit, cuma namazı vakti...
Koca cami hınca hınç dolu, vaiz kürsüde...

Sesi zaman zaman sertleşip yükseliyor:

“Bre, ne günlere kaldık” diye yakınıyor. “Koskoca Osmanlı Devleti’nin hac farizamızı emniyetle yapmamıza imkân verecek tedbirler alamaz vaziyete düşmesi ne hicrandır...”

Terini siliyor:

“Gemilerle hacca giden Müslümanlar Malta keferesi (Malta şövalyeleri) tarafından cebren durdurulmakta ve soyulmaktadır. İllâ velâkin padişah efendimizin umurunda değil. Koskoca Osmanlı, ömrü uzun olası padişahımızın devr-i saltanatında acze düşmüş da iki buçuk çapaçulun hakkında gelemez mi olmuş?”

Sözün burasında yumruğunu kürsüye vuruyor:

“Acil tedbir alınmaz ise Muhammed ümmetinin bedduası billahi yağmur gibi üzerimize yağacak, bizi de padişahı da helak edecektir.”

Sessizlik...
Sonra uğultu:
“Haklı söyler, tedbir alına!”
Hoca çok sert konuşmaktadır...
Cemaat iştirak etmektedir...

O günün şartlarında böyle ifadeler kullanmak aklın alacağı şey değildir...

O günün Avrupa’sında bunun binde birini söylemeye kalkışanlar aslanlara yedirilmektedir.
Ama Osmanlı Devleti başkadır. Osmanlı Devleti, yönettiği insanlara değer veren, onlara söz hakkı, özellikle de “tenkit hakkı” tanıyan bir devlettir.

Bu yüzden ne padişah, ne de başka bir yönetici bunu “isyana teşvik” saymamış, kimse töhmet altına girmemiştir.

Hoca ve cemaate hiç bir yasal işlem yapılmamıştır.

Fakat Malta kuşatılmak suretiyle gereken hemen yapılmış, Müslümanların deniz yoluyla rahat rahat ve huzur içinde hacca gidip gelmeleri sağlanmıştır.

Kanuni’nin muhteşemliği

Böyle bir örneğe bugün ülkemizde rastlanabilir mi?

Sultanahmet Camii kürsüsünden hükümet politikalarına gayetle sert bir üslupta eleştiren vaizlerin hali acaba ne olur?

Osmanlı’nın zirve yaptığı dönemi ve dönemin en üst düzey birkaç yöneticisini tanımak, bir bakıma gelişmenin-büyümenin sırrını aramaktır. Bu sebeple Kanuni ve dönemi üzerinde durmak lazım.

Muhteşem Süleyman, son seferiyle tekrar Avusturya üzerine yönelmişti (1 Mayıs 1556). Yetmiş bir yaşındaydı ve diri göründüğünü söyleyenlere acı acı gülümseyip, “Ayruk gocaduk” diyordu.

Zigetvar Kalesi kuşatması sırasında rahatsızlandı. Koca çınar yıkılma aşamasına gelmişti. Başucunda 24 saat Kur'an-ı Kerim okunmasını emret¬ti. Hafızlara sık sık kendisi de eşlik ediyordu.

Zigetvar kuşatması uzadıkça canı sıkıldı. Komutanlarını Otağ-ı Hümayûna (padişah ça¬dırı¬) çağırdı: “Bu kal'a bizum yüreğumuzi yakmışdur” dedi. “Dileruz Hak’tan, ateşlere yana!”

5 Eylül günü dış kalenin teslim alındığını duyunca pek sevindi. Ellerini açıp dua ettikten sonra, bir anlık gençleşen sesiyle son kez kükredi: “Tiz iç kale de fetholunsun!”

İç kale de fethedildi. Ne çare ki koca hünkâr, ondan sadece birkaç saat önce fani hayata gözlerini kapamıştı. (6/7 Eylül gecesi, 1566)

Sahib-i devlet ölmüştü. Padişah-ı cihan, dâr-ı cinana vasıl olmuştu. En uzun seferi başlamıştı, ki, o uzun sefere tac u tahtsız, şan u şöhretsiz çıkılırdı...

71 yaşında, 46 yıllık hükümdardı. İç organla¬rı öldüğü yere, vücudu İstanbul Süleymaniye’deki ca¬miinin avlusuna, Koca Sinan’a yaptırdığı türbesine gömüldü.

Büyük bir hükümdardı. Doğu’da ve Batı’da “Muhteşem” unvanıyla anılırdı. Tarihimizdeki hataları büyüteç altında inceleyen yabancılar bile büyüklüğünü kabul ederek, onu daima saygıyla andılar.

Sir Edward S. Creasy şöyle diyor: “Süleyman büyüktü. Yalnız müsait şartların tesadüfle¬riyle değil... Kullandığı azim ve ifade dolayısıyla da de¬ğil... O, bizatihi büyüktü.”

Sir William Sterling-Maxwell de aynı kanaattedir: “Birinci Süleyman, on altıncı asrın en büyük hükümdarıydı.”

Büyüklüğü insanlığındaydı

Zaferleriyle değil, insanlığıyla büyüktü. Öncelikle âdildi. Hangi konumda olursa olsun, insana saygılıydı. Herkesin hakkını gözetir, haksızlık-adaletsizlik yapmamaya özen gösterir, devlet adamlarına da sürekli bunu telkin ederdi…

Şu inceliğe bakar mısın lütfen?

Hüsrev Paşa, o tarihte Mısır Beylerbeyi’dir. Mısır Eyaleti’nin vergilerini toplayıp İstanbul'a gönderir. O yıl gelen verginin geçen yıllardan daha fazla olduğunu gören padişah, Mısır’a hemen müfettişler gönderir:

“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yapılarak mı toplanmıştır?” (Maliye Bakanımızın kulakları çınlasın.)

Müfettişler Mısır’a gidip aylarca araştırır, soruştururlar; nihayet vergi artışının zorlamayla değil, yeni sulama kanallarının açılması sonucu sulanan arazinin fazla ürün vermesiyle sağlandığına kani olurlar ve kanaatlerini padişaha arz ederler.

Buna rağmen Kanuni, Mısır’dan gelen vergi fazlasını yol, liman, sulama kanalı inşaatlarında kullanılmak üzere Mısır’a iade eder. Hassas yüreği buna rağmen tatmin olmamış olacak ki, Hüsrev Paşa’yı Mısır Beylerbeyliği görevinden alır, yerine Hadîm (hizmetkâr anlamında) Süleyman Paşa’yı tayin eder.

Bu olayda da görüldüğü gibi, Kanuni Sultan Süleyman, milletini devletine ezdirmeyen bir hükümdardı. Padişahların bile keyfi hareket edememesi için, meşhur “Kanunnâme”sinde, ilk kez “görev-yetki” tanımlaması yapmıştı. Ve koyduğu kurallara öncelikle de kendisi uymuştu.
Şu olay bunun delilidir:

Muhteşem Süleyman, ihtişamın zirvesinde bulunduğu günlerden Kâğıthane civarında ava çıkar. Dolaşırken, Bizans döneminden kalma su yollarına tesa¬düf eder. Bunların onarılarak kullanılabileceğini düşünür.

Bu işlerde son derece deneyimli Nikola isimli Rum bir mühendis bulur. Düşüncesini açar ve eski su yollarını tamir etmesini ister.

Nikola amele ve ustalar tutup bölgede çalışmaya koyulur. Bunu duyan Vezir-i Âzam (başbakan) Rüstem Paşa’nın tepesi atar. Padişahın kendi görev alanına tecavüz ettiğini düşünür ve Nikola’yı nezarete attırır.

Bir süre sonra padişah, çalışmaların ne durumda olduğunu görmeye gider. Ne görsün: Kazma dahi vurulmamıştır…

Talimatının Rum mühendis Nikola tarafından göz ardı edildiğini düşünüp soruşturma açtırır. Anlaşılır ki, Nikola hapistedir.

Kanuni Sultan Süleyman, Vezir-i Âzam Rüstem Paşa’yı çağırtıp sorar:

“Su yolcu zimmînin hapsine bais nedur?” (Su yolları yapan gayrimüslimi neden hapsettin?)

Rüstem Paşa’nın, dünya hukuk tarihine geçmeye layık cevabını bugünkü dile çevirelim:

“Hünkârım! Benim haberim olmadan sen böyle işlere kalkışamazsın ve devletin başına keyfî kararlarınla masraf kapıları açamazsın. Bu işi hükümet araştırır ve eğer icap ederse suyu hükümet getirir. Seninle te¬masına mâni olmak için mühendisi nezarete ben attırdım.”

Bu cevap, demokrasilerin temelini teşkil eden “kuvvetler ayrılığı prensibi”nin Osmanlı Devleti’ne, daha ortada demokrasinin “D”si yokken, hakim olduğunu gösteren bir anlayışı simgeliyor.

Bu ağır cevap karşısında Muhteşem Süleyman ne yaptı dersiniz?

Okul kitaplarında sık sık anlatıldığı gibi, “mutlak ira¬de”siyle yerinden fırlayıp, "Padişah hükmüne karşı gelmenin cezası ölümdür; tiz sadrazamın boynu vurula!” mı dedi?..

Hayır...

"Seni azlittüm! Bütün emvalini (malını-mülkünü) hazi¬neye irad kaydittüm. Var Allah'tan bul!" diyerek sürgüne mi gönderdi?

Yine hayır...

Sadece boynunu büktü, vezir-i âzamına hak verdi, salahiyetini aştığını kabul edip adeta özür diledi: “Benim vezirim, münasip olanı yapasun!"

Bugün için bile bu tablo bir hasret tablodur! Türkiye, maalesef, “kuvvetler ayrılığı prensi¬bi”ni hâlâ oturtamamıştır.

İnsanımıza da “kalıcı hedef” veremedik…

Patinaj yapmamızın sebebi budur!